| |
HIZLA DEĞİŞEN, HIZLA GELİŞEN ORDUMUZ
bu gün beni
çok sevindiren, Sizide çok sevindireceğini umduğum
övünç verici bir olay gelişti. Bir yakın arkadaşım
Askerlik görevine giden oğlunun bölük komutanı
Yüzbaşısından bir mektup aldı.
Bu mektubu banada okuduğu zaman sevinçten gözlerim
yaşardı; Kimseye sezdirmeden için için ağladım. Çünki bu
mektup beni aldı uzaklara, kendi askerlik günlerime
götürdü. Bana Ordumun değişen zaman içinde nasıl
geliştiğini gösterdi. Yazımın sonunda bu konuda
görüşlerimi anlatacağım. Amma, önce beni çok üzen, uzun
yıllar içimde ukde kalan bir Askerlik hatıramı anlatarak
konuya girmeme izin verin lütfen.
Sene 1954 yılbaşında Ankara Yedek Subay Okulunda Sıhhıye
Bölüğüne duhul ettim. Bizi bölükte mangalara ayırdılar.
Boyum arkadaşlarımdan biraz uzun olduğndan beni manga
kumandanı çavuş yaptılar. 4 aylık bir eğitimden sonra
yemin ederek omuzlarımıza birer demir taktık. Yurdun
dörtbir yanına dağılmış birliklerimize katılmak üzere
bize kura çektirdiler. O dönem Gümüşhanede konuşlanan
Ali Çetinkayanın binbir yokluk ve yoksulluk içinde
kurduğu Şanlı 172ci Piyade Alayı düştü kurama. O
Piyade Alayıki Kurtuluş Savaşı başlamadan önce
Ayvalıkta Ankaradan izinsiz ilk kurşunu atmıştı
düşmana. Bu yüzdende Alay Sancağı bir ay hapis kalmıştı.
Mustafa Kemal'in düzenli orduları böyle kuruluyordu işte.
Ayvalıkta düşmana ilk kurşunun atıldığı tepeye İLK
KURŞUN TEPESİ dediler. Bu tepenin zirvesine Ayvalığın
çalışkan Belediye Başkanı Ahmet Tüfekçi sırf belediye
imkanlarını kullanarak huzur evi yaptırdı. Bu huzurevi
sonradan bazı yasal açmazlarla Ordumuza verildi.
Ayvalığın en tepesindeki bu yerde bu gün şanlı
gazilerimizin nekahat, tedavi ve rehabilitasyonu
yapılıyor.
172ci Piyade Alayındaki görevim esnasında sıhhıye
bölük komutanımız Ankaraya tayin olunca yine boyum biraz
uzun olduğundan hasbel kader sıhhiye bölük komutanı ve
baştabib oldum. Harşit çayı kenarında Daltabanda bir de
küçük asker hastanemiz vardı. Birgün vizite yapıp
hastalanan askerlere bakarken bir erimiz bana müracaat
etti. Bana dediki: Komutanım benim bir sağlık şikayetim
yok, amma arkadaşlarımla talim yaparken çabuk
yoruluyorum, talimde zorlanıyorum. Askerlikte yorulmak
bir mazeret olmazdı amma, ben askeri çok samimi buldum.
Derdini araştırmak için küçük hastanemize yatırdım.
Aşırı yorgunluktan ötürü şeker hastalığından şüphelendim.
Elimizde o zaman mevcut FEHLING miyarını kullanarak
idrarda şeker aradım. Fehling ile Miyarı karıştırıp
biraz ısıttığımda idrarın rengi bakır kırmızısına döndü.
Bu kırmızı renk şeker hastalığının işareti idi ve
gençlerde şeker tedavi edilmezse çok tehlikeli
seyrederdi. Hastamızın nefesi biraz sonra ACETON kokmağa
başladı. Buda şeker komasının habercisi idi.
Hastanemizde şeker hastalığının ilacı olan INSULİNi
aradım bulamadım; Gümaşhanede mevcut tek eczaneye
telefon ettim. Oradada insulin yoktu. Arkadan Gümüşhane
Devlet Hastanesi Baş Tabibi Dr.Şahap ağabeyi aradım.
Heyhaat!!!.. Oradada insulin yoktu. Bunun üzerine Alay
Kumandanımız Sayın Albay Fazıl Çiloğlunun huzuruna
çıktım. Hastamızın komaya girmek üzere olduğunu söyledim.
Eğer insulin bulup vermezsek neferimizi kısa bir zaman
içinde kaybedebileceğimizi bildirdim. Ve bu noksandan
ötürü de mesuliyet kabul edemiyeceğimi arzettim. Sayın
Albayım Fazıl Çiloğlu umarım hala yaşıyordur. Kulakları
çınlasın; Yok eğer vefat etmişse Allah Rahmet eylesin.
Benim gibi o da heyecanlandı.. Hemen Komşu ilçe
Bayburtu aradık. Orada şimdi rahmetli olmuş Tevfik
beyin eczanesinde insulin vardı. Kafi miktardaki
insulini bir jeep ile acele Gümüşhaneye doğru yola
çıkarmasını rica ettik. Albayım Fazıl Çilioğlu Fahri
Binbaşımı bir Jeepe bindirip Bayburta doğru yola
çıkardı. İki jeep Bayburt Gümüşhane arasında krosman
yaptılar; Karşılaştılar. Fahri binbaşım ensulini alıp
bize getirdi. Bende şekerli su ihtiva eden serum
içerisine insulin koyarak hastamızın damarından yavaş
yavaş vermeye çalıştım. Derken hastamızın durumuda
yavaş yavaş düzeldi. Birgün hastamı hastanemizde tedavi
edip düzelttikten sonra Alayımızda bulunan ambulasta
sedyeye yerleştirim. Damarında insulinli glikoz
solusyonu devamlı akıyordu; Bende yanında oturup hem
ilacın akışını hemde hastayı kontrol ediyordum.
Şöförümüzün adı DAVİT idi, şöförün yanındaki koltuğa da
ikmal bölük komutamızı Yzb. Enver oturdu Hurşit Çayı
boyunca döne döne, yavaş yavaş, ZİGANA Dağlarına
tırmandık. Zigana dağı zirvesine ulaşıp Trabzona doğru
dağın inişine geçtiğimiz an, frenlerimiz tutmamağa
başladı. Sonradan bana dendiğine göre şöförümüz Davit
dağı inerken yokuş aşağı vites değiştirmeğe kalkmış,
amma vitesi tutturamamış. Ambulans bir türlü durmuyor.
Bir sola dönüyor sarp dağa çarpıyor; Bir sola dönüyor
45-50 derece eğimli ve dik 300-500 metre derinlikteki
uçuruma geliyor bir türlü durmuyordu. Davit direksiyonu
sola kırıyor dağa rastlıyor, sağa çeviriyor uçuruma
geliyor; Frenlerimiz tutmuyor; Bir türlü duramıyoruz.
Enver Yüzbaşım Davite birşeyler söyledi. Freni pompala,
devamlı pompala diyordu. Neticede ambulans yolun sol
tarafında uçuruma yirmi santim kala durdu. Eğer yirmi
santim daha gitse hiçbirimizin kırılmamış kemiği
kalmamış olacaktı. Arabadan inip geriye baktığımızda
araba izlerinden 150-200 metre bir sağa bir sola
sürüklendiğimizi gördük. Uçurumun kenarında arabadan
inip biraz nefes aldığımızda Davitin yüzüne baktım.
Rengi kireç duvardan daha beyazdı. Hepimiz korkmuştuk
amma. O direksiyonda olduğundan bizden daha fazla
korkmuştu. Ben o zaman araba kullanmasını bilmezdim.
Enver Yüzbaşı bilirdi. Tehlikeli virajları ininceye
kadar aracı kendisinin kullanmasını teklif ettim. Enver
Yüzbaşım dediki: Askeri yönetmenlikte subayın araba
kullanması yasaktır. Çaresiz Daviti takviye ettik,
moralini biraz yükselttik. Şöyle yap, böyle yap Davit
diyerek usul usul, yavaş yavaş Zigana dağlarının
tehlikeli dönemeçlerini inerek, düzlüğe oradanda
Trabzon a vardık. Trabzona vardığımızda gece olmuştu.
Tümen Askeri Hastanesine geldik. Müşahademi
muayenelerimi ve tedavilerimi bildirir bir dosya ile
hastamı hastanede bulunan nöbetçi tabibe teslim ettim.
Biz ertesi gün aynı ambulasla Gümüşhaneye döndük. Aradan
on gün geçmemiştiki: Bizi çok üzen bir haber aldık.
Hastaneye teslim ettiğimiz hastamızın ölüm kağıdı geldi
Alaya. Bunu neferimizin babasına nasıl bildirecektik?
Oda derin acısını içine gömerek VATAN SAĞ OLSUN
diyecekti elbet. Hastamıza ne oldu? İhmalemi uğradı?
Yoksa Gümüşhanede olduğu gibi, Trabzondada ilaç
bulunamadığından, yokluktan, yoksulluktanmı öldü
askerim? Bunu şimdi dahi bilemiyorum. Bu olay devamlı
olarak içimde ezik bir ukde olarak kaldı.
Yukarıda bahsettiğim bu yakın arkadaşım, birkaç ay
evvel Vatani görevi için askere giden oğlunun birlik
kumandanından, aldığı mektubu bana'da okudu. Bu mektup
beni çok duygulandırdı, gözlerimi yaşarttı. Başkalarına
sezdirmeden için için ağladım. Arkadaşımın oğlu için
aldığı mektupta: Oğlunun bu Vatan için ne kadar
kıymetli olduğu ve eğitiminin bitmek üzere olduğu,
hertürlü ihtiyacının karşılandığı, sağlığının yerinde
olduğu, askerlikte aldığı eğitim sayesinde sivil
hayatta'da kendisine ailesine ve faydalı olacak çok
bilgi ve beceriler kazandığını oğlunun sağlığı için
endişelenmemelerini, oğlunun bedensel ve ruhsal sağlığı
için kendileri ile her zaman temasa geçebileceklerini
yazıyordu. Arkadaşıma gelen mektup bölük kumandanı
Yüzbaşının imzasını taşıyordu. Askerlerine böyle
yaklaşan yüzbaşının anlından'da öpülür, elinden'de.
Son 50 yılda devletimizde,en iyi işleyen,en çok
güvendiğimiz,en çok inandığımız kurumumuz şanlı
ordumuzdur.Yurt severliklerinden asla şüphe etmediğimiz
bazı iyi niyetli arkadaşlarımız,Aman,ordumuzu
eleştirmeyelim.Diyorlar.Biz,hayır diyoruz.En çok
eleştireceğimiz,en çok geliştireceğimiz kurumumuz, gene
şanlı ordumuzdur. Çünkü değişmenin,gelişmenin sonu
yoktur.Evrende ve dünyada,değişmeyen tek şey
değişimdir.Değişmeyenler,ilerleyen zaman içinde
gerilerler
Şanlı Ordumuz geçen 48 yıl içinde gerek varlık, gerek
araç, gereç ve en önemliside Mehmetçiğe verilen önem
açısından nerelerden nerelere gelmişti?
21 ci yüzyılda, yeni milenyumda Mustafa Kemal şöyle
sesleniyor ordularına:
ORDULAR!!! İLK HEDEFİNİZ UYGARLIKTIR!!! İLERİ!!!
Dr.Hasan HORTO
|
|