| |
Sayın Orhan Pamuk:
Nobel
ve Orhan
Pamuk
Kara kitabınız için,naçizane bir değerlendirme
yazdım.Kara kitabınızı yeniden basarsanız,bunu da,arka
sayfada,yazmanızı rica ve istirham eder,başarılarınızın
devamını dilerim.
( Orhan Pamuğ'un,hemen hepsini okuduğum
kitaplarındaki,en kuvvetli,en çarpıcı,en güzel
hikâyesi,Kara Kitaptaki,Şehzade Osman Celâleddin
efendinin dilinden yazdığı, ŞEHZADENİN HİKÂYESİ dir. Orhan
Pamuk, Osmanlı saraylarında olanlara bakarak,
Osmanlı
şehzadelerinin, şimdiye kadar hiç birimizin
göremediği, kaçınılmaz alın yazılarını görmüş, teşhis
etmiş ve yazmıştır.
Ben,bir hekim olarak bile,neden?,Bunu
düşünemedim,göremedim diye,kendimde eksiklik duyarım.
Sırf,bu hikâyesi ile dahî,Orhan Pamuk,
Nobel
Edebiyat Ödülünü hak etmiştir.).
30.Mayıs.2006
Dr.Hasan
Horto
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Orhan Pamuk,bütün
dünyaya, babasının bavulu ile, birçok ünlünün aksine,
ana kuzusu değil,baba kuzusu olduğunu veciz ve leziz bir
üslüpla söyledi.Bunun içinde, dinleyenlerin gözlerini
yaşarttı. Biz'de, yaklaşık bir yıl önce, (
Savaşa karşı
savaşa katılanlar ) yazımızda, ana kuzusu olan dünya
ünlülerini yazdık.
İlave: 06.12.2006
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
10.Aralık.2006 günü,Nobel
ödüllerinin dağıtım töreninde,İsveç Kraliyet Akademisi
daimi sekreteri ve Nobel Komitesi üyesi Horace
Ergdahl,Orhan Pamuğun hemen bütün kitaplarını
tanıttıktan sonra,şöyle dedi. ( Nasıl,Dostovyevski,Sen
Petersburgu, James Joyce Dublini ve Proust, Parisi
edebiyat toprağı haline getirmişse,Orhan Pamuk ta Istanbulu,dünya edebiyatının merkezi haline
getirdi.Nobel alan kimseye yapılmayan bir jesti de
yaparak,iyi bir şive de yarattığı Türkçesi ile, ( Orhan
Pamuk, sizi İsveç Kıraliyet Akademisi adına,içtenlikle
kutluyorum.Majesteleri İsveç Kıralı
XVI ıncı Carl
Gustafın elinden,ödülünüzü almaya davet ediyorum.
Kıral XVI ıncı Carl Gustafın elinden Nobel Diploma ve
madalyasını alan Orhan Pamuk,coşkuyla herkesten fazla
ayakta alkışlandı.
Orhan Pamuk hazır
bulunanlara şöyle hitap etti:
Babamın Bavulu
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el
yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi
bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak,
kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı
istediğini söyleyiverdi. Bir bak bakalım,' dedi
hafifçe utanarak, işe yarar bir şey var mı içlerinde.
Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.' Benim
yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok
özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu
nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak
dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye
usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an
biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı
daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri
dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan,
hayattan, Türkiyenin bitip tükenmez siyasi dertlerinden
ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden,
çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona
hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum.
Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak
kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa
süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine
bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu
açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını
karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke
kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim
için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey
taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona
dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki
gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden. Bu ağırlığın
anlamından söz edeceğim şimdi.
Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip
kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı
şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu. Babamın
bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki
defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler
yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa
duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi
vardı, gençlik yıllarında, 1940ların sonunda,
İstanbulda şair olmak istemiş, Valéryyi Türkçeye
çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp
edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti.
Babamın babası dedem- zengin bir iş adamıydı, babam
rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için,
yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün
güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum. Beni babamın
bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii
ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu
bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri
ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık
bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu.
Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama
kızmak bile istemiyordum
Asıl korkum, bilmek, öğrenmek
bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar
olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan
korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime
açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan
gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir
bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu
korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile
babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar
olmasını değil.
Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci
kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak
keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler,
edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya
oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede
kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün
önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir,
bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da
benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine,
elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir.
Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta
oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya,
ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da
benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl
faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten
sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere
geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir
alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben
boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda
oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni
bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı,
tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri
gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların
taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle
ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek,
bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları
okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri
yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve
umutla yeni dünyalar kurarız. Benim için yazarlığın
sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil,
inat ve sabırdadır. Türkçedeki o güzel deyiş, iğneyle
kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi
gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen
Ferhatın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı
adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize
ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen
İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık
mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de
biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak
yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde
hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa
başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip,
bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen,
kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve
iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız
hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının
değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin
yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona
içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi
birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki
sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim
için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi
cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka
gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.
Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan
korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla
girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları,
kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı
sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl
yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır
hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden
çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi.
Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve
mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da
vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının
sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Parise gitmiş,
otel odalarında başka pek çok yazar gibi- defterler
doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının
olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki
yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz
etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o
yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma
isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını
anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartreı
gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü
filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla
ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve
din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden
bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan
çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu
düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu
olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte
yaşarken babamın tıpkı benim gibi- bir odada yalnız
kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak
istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem
vermeden, dikkat etmeliydim. Ama yapamayacağım şeyin de
tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu
huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen
kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı
ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere,
hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve
küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında
gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış
belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik
yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar,
endişelenirdim.
Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan
temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak
için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan,
cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı
şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır.
Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak
için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya
kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu
kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının
sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve
kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini
oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği,
modern edebiyatın başlangıcı Montaignedir elbette.
Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği
bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun,
ister Doğuda ister Batıda, cemaatlerinden kopup
kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar
geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi.
Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla
kendini bir odaya kapatan adamdır. Ama kendimizi
kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir.
Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri,
başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik
eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için
yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan
toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını
önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde
zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin
bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar
milletler için karanlık ve akılsız zamanların
habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli
bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve
önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada
yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da
keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının
hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi
hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu
yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve
kitaplarından çıkarız. Babamın bir yazara fazlasıyla
yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı.
Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların
hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek
tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay
okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın
vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin
unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de
babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı
olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar,
kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir
kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan
kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan
baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin
küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden,
İstanbuldan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de
bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı
yolculuklarından, özellikle Paristen ve Amerikadan
aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbulda 1940larda
ve 50lerdeki yabancı dilde kitap satan
dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de
tanıdığım İstanbulun eski ve yeni kitapçılarından
edindikleriyle yapmıştı.
Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır
benim dünyam. 1970lerden başlayarak ben de
iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya
başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim,
İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam
olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini
tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı
durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup
öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir
şekilde eksik' bir hayat olacağını, başkaları gibi
yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı,
tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi,
merkezden uzak olma fikriyle, İstanbulun o yıllarda
hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız
duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de
tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun,
sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen
bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970lerde,
sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi
aşırı bir hırsla İstanbulun eski kitapçılarından
babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar
satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında,
cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş
kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana
umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım
kitaplar kadar etkilerdi. Alemdeki yerim konusunda,
hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım
temel duygu bu merkezde olmama' duygusuydu. Dünyanın
merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici
bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün
Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu
dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün
düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve
onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında
düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve
biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de
bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını
sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız,
İstanbulun kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç
benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren
Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir
dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika
halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı
benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan
Batıya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da
bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik
duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi
gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbuldaki
hayatımızdan Batıya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam
bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için
Parise gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra
yazdıklarını Türkiyeye geri getirmişti. Bunun da beni
huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken
hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiyede yazar olarak
ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan
sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın,
toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması
gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık
isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama
yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.
Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir
şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun
içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek
mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama kızıyordum
yerine kıskanıyordum diyebileceğimi, belki de bunun
daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla
biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki
takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime mutluluk
nedir?' diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir
hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle,
herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak
rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar
gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir
yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında,
mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı.
Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu
nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep
en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu.
Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu
araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu?
Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar
tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum
ki?
Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın
hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek
dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz
seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri
tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları
bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek
tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi
bırakıp Parise gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu.
Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim
yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını,
ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde
böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik
bu arada babamın defterlerinin orasında burasında
karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses
babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya
da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi
bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz
edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada:
İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi
bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla
etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle
gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı,
yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir
hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya
başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden
hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim
yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp
roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen
korkardım. Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa
sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim:
Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim
bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım
değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri,
yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit
çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak,
kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş,
derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar,
keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve
kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak
özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama
taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak
onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela
taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için
Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle
tanıyabilmiştim.
Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en
fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın
üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak,
iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları
yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir
parçası haline getirmektir. Herkesin bildiği ama
bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu
bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura
çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin
zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün
gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız
elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren,
bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli
yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden
insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur.
Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına,
bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine
benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek
edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin
çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca
yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan
bir dünyaya seslenmek ister. Ama babamın bavulundan ve
tabii İstanbulda yaşadığımız hayatın solgun
renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden
uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın
verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç
olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim.
Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla
yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine
güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak
yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun
birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik
Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri
edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde
anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve
araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise,
dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları,
bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak
yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme
endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip
tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi
milli övünmeler, şişinmeler
Çoğu zaman akıldışı ve
aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi
içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum.
Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı
dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve
milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları
yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara
kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla
özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı,
Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve
zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin
zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini
beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum. Demek ki,
yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi
olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı
yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam
tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup
anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde
birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama
bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum,
kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı,
dertli bir iyimserliktir. Dostoyevskinin bütün hayatı
boyunca Batıya karşı hissettiği aşk ve nefret
duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim.
Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı,
bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden
yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem
oldu.
Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir:
masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza
yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir.
Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve
öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da
böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan
sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan
sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş
yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu
verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle
yaklaştıkları İstanbulu sabah sisi aralanırken
gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla,
merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri,
minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri,
köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün
bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın
sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu
yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda,
taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü
olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan
yepyeni bir alem keşfetmişizdir. Çocukluğumda,
gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık
dünyanın merkezi İstanbuldur. Neredeyse bütün hayatımı
orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek
tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini,
evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını,
dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını,
gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle
özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra,
hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın
içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman,
bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki
hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi
aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler
kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil,
kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar
gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman
her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.
Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu
cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı
olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden,
yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba
olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman
aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek
çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu
bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da
çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam
gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi
içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel
odalarında yazdıklarını anlamalıydım. Babamın bıraktığı
yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser
düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları
bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı?
Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı
şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler
Bir trafik
kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan,
zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi
hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam
bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül
sessizliklerden biri başladığında babam havayı
değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup
biteni daha çabuk unuttururdu. Ben de benzeri bir müzik
işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu
değiştireyim!
Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok
sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği
için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım
için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da
okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok
kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup
yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak
değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.
Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbulda, Türkiyede
nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin
diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu
sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her
şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve
tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için
yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için
yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize,
herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım
diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum.
Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı
artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu
bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve
kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için
yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar
güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün
bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek
zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için
değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir
yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü
gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir
türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için
yazıyorum.
Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra,
babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk
sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret
etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile
dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü
bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp
kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı
bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya
çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o
anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun
anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç
saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü
babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her
zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her
zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba
gibi yine tekrarladı. Her zamanki gibi babamın
mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak
arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir
mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki
onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir
hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu,
anladınız
Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik
babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni
özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve
edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile,
mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı
olduğunu hatırlatmalı. Ama hikâyemin bana daha da derin
bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen
hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana
bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken
her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi
bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet
Bey ve Oğullarını bitirmiş ve henüz yayımlanmamış
kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana
düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama
vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için
değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı
çıkmadığı için de onun onayını almak benim için
önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı.
Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince
kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi,
ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok
sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında
ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik
buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya
başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini
aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve
bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir
gün alacağımı öylesine söyleyiverdi. Bu sözü ona
inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten
çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona bir
gün paşa olacaksın!' diyen bir Türk babası gibi
söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde
cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu. Babam2002 yılı
Aralık ayında öldü. İsveç Akademisinin bana bu büyük
ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli
konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.
Orhan Pamuk
10 Aralık 2006, (Nobel Ödülü Törenindeki
Konuşması)
1453 ten beri ilk defa,bir Istanbul,bir Anadolu
çocuğu,Anadolunun,Istanbulun 10.000 yılda
harmanlanan,alaşımlanan kültürünü,bir senfoni orkestrası
gibi,uyumlu bir accord içinde,dünya kültürü ile,birlikte
titretti.Birlikte dinletti.
Ödül töreninde bulunan,Avrupa Birliğinin Dış politika
ve Güvenlikten sorumlu,bir numaralı temsilcisi Javier
Solana,Orhan Pamuk ile buluşup,tanışmak istedi.Ve şu
teklifi getirdi.( Avrupanın dünyadan bağları
kopuyor.Birlikte birşeyler yapalım. ).Orhan Pamuk ta, (
politize olmak istemiyorum.Ama bir kenara yazalım.
) Dedi.
16
ıncı yüzyılda yaşamış Galileodan sonra .batı
aydınlanmasına en büyük katkıyı sağlamış ( Deliliğe övgü
kitabının yazarı Roterdamlı Desiderius Erasmusa göre
gerçeklerin ve hataların genelleme içinde söylenmesi
kimseyi üzmez.Kimseyi rencide ve rahatsız etmez.
Nazım Hikmete vatan haini diyerek,onu hapiste
çürütenler, Aziz Nesini Madımakta diri diri yakmağa
kalkanlar,Orhan Pamuğa farklı düşünüyor diye küfür
edenler!! Şunu iyi biliniz ki: Onlar sizin gibi
düşünselerdi, ne sanatkâr olabilirlerdi, Ne yazar, ne de
büyük insan. Onlar da sizin gibi küçük insan, ucuz insan
kalırlardı.
İlave: 11.12.2006
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
( Aklın yolu
birdir.Derler.Akıllar farklı olsalar da,bazen,doğru
yolda birleşirler. ) .Nazım Hikmet yazmağa
başladığında,tutucu çevreler,Bu nasıl Türkçe
dediler.Orhan Veli şiir yazdığında,serbest vezinle alay
ettiler.
Şimdi,ayni aklı paylaşanlar,Orhan Pamuğun,Nobel
Edebiyat Ödülünü alırken,yaptığı,( Babamın bavulundaki )
Türkçeyi eleştiriyorlar.
Nasıl ki:Nazım Hikmeti eleştiren,Orhan Veli ile alay
edenler,yok olup gittiler se,bugün de Orhan Pamuğun
Türkçesini eleştirenler,eskilerle ayni kaderi
paylaşacaklar.
İlave:
14.12.2006
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
|
|