| |
DEĞİŞİM VE GELİŞİM
Kâinatın yani evrenin oluşum ve başlangıcı kabul edilen
BIG BANG yani BÜYÜK PATLAMA dan beri evren, dur-duraksız,
devamlı bir enerji değiş-tokuşu içinde,sonsuz bir hızla
değiştikçe değişiyor. Öyle ki: Bir salise evvelki evren,
bir salise sonraki evren değil.
Maddenin ve zamanın oluşumuna, değişime geçmeden
önce doğa bilimlerinin, matematik ve fiziğin tarihteki
gelişimine bakmakta yarar olacaktır. Gelmiş geçmiş bilim
insanları içinde bilime en büyük katkıyı sağlamış insan
kabul edilen GALİLEO GALİLEİ nin onurlu ve ibret verici
hayatı, İtalyanın Pisa kentinde15 Şubat,1564 te
Vincenco ailesinin 6 çocuğundan en büyüğü olarak doğması
ile başlar. Modern fiziğin kurucusu ve babası da sayılan
GALİLEO GALİLEİ ayni zamanda gerçek bir (renaissance)
renaisansçı,yani gerçek bir yeniden doğuşçu,yani
aydınlatmacı olarak ta anılır.
1581 de tıp fakültesine girdiyse de parasızlıktan
bırakmak zorunda kaldı. 1583 ten itibaren matematik ve
fizikle uğraşmaya başladı. Okul arkadaşları arasında
Galileo nun lâkabı TARTIŞMACI idi. Gerekli öğretimi
aldıktan
sonra. Tartışmacı Galileo 1589 da Pisa
Üniversitesine matematik profesörü olarak atandı. 1592
de Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geçti. Kilise
tavanındaki avizenin edalı sallanışını izleyerek SARKAÇI,
sonrada ilkel termometreyi buldu. 1597 de PUSULAYI
piyasaya arz etti. 1604 te serbest düşüşün matematik
kuramlarını yazdı. 1609 da Hollanda da teleskopun
bulunması üzerine daha ileri bir teleskop yaptı. Daha
ileri dediğimiz bu teleskop iki ucu açık uzunca bir
kaval gibiydi. GALİLEİ DÜRBÜNÜ olarak ta adlandırılan bu
teleskop gök cisimlerini büyüte büyüte ancak 30 kat
büyütebiliyordu. Ama siz gelin görün ki: bugün basit
gördüğümüz bu dürbün-teleskopla GALİLEİ gökyüzünde neler
gözlemledi? Neler buldu. Neler? Aydaki dağları, yıldız
kümelerini ve Samanyolu nu gözlemledi. Jupiterin 4
uydusunu, Venüs devrelerini buldu. 1611-1613 te güneş
lekeleri üzerine yazdığı eserinde
KOPERNİCK sistemini
müdafaa edip savundu.
M.Ö. üçüncü yüzyılda Sisam adasında yaşayan ARİSTHARKOS
yerkürenin güneş etrafında döndüğüne dair teorisi ile
Antik çağın Kopernicussu sayılır.
Kendi bulduğu SARKACI kullanarak inanılmaz bir
deney yaparak dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü
reddedilemez bir şekilde gösterip ispatladı. Bu deneyin
dayandığı prensip şudur. Bir sarkacın pandülüne belirli
bir yönde bir ivme verilince, o sarkacın pandülü ayni
düz yörünge üzerinde gider ve gelir. Eğer, sarkacı
taşıyan kutunun havası da boşaltılmış, yani vakum
yaratılmış ise, friction yani sürtüşme de olmayacağına
göre, dışardan başka bir müdahale yapılmadığı, yani
başka bir ivme, kuvvet uygulanmadığı sürece sarkacın
ayni düz yörünge üzerindeki hareketi sonsuza kadar devam
eder. Sarkacın pandülüne boya püskürten bir sistem de
eklenince, pandülün ayni düz yörünge üzerinde her gidiş
gelişinde pandül, boya ile yerde çizgiler çizer. Yerde
çizilen çizgiler izlenince, çizgilerin, 24 saatte, 360
derece döndüğü gözlemlenir. Sarkacın pandül düz
yörüngesi hep ayni kalıp hiç değişmediğine ve
değişmeyeceğine göre, demek ki: pandüldeki boyanın
çizdiği yer dönüyordu. Demek ki: Yerküre dönüyordu.
Demek ki: Dünya dönüyordu.
Günümüzde, bazıları, batsın bu dünya diyerek
dünyanın parasını kazanıyorlar. Biz ise DÖNSÜN BU DÜNYA
diyoruz.
Çok basit gibi görünen, ama çok büyük bir doğa
olayını kanıtlayıp, ispatlayan bu deney, dünyanın her
yerinde, her zaman tekrarlanabilir. Ve her yerde, hep
ayni sonucu verir.
Bundan sonra
GALİLEO GALİLEİ 1632 yılında, kilisede
kıyametler koparan ( İki kâinat üzerine konuşmalar) adlı kitabını yayınladı. İşte ne olduysa oldu. Başına
gelen acı olaylar bundan sonra başladı. Papa 5 inci Paul
kitaplarını tetkik için komisyon kurdurdu. Kitabı
yasaklandı. Kendisi de diri diri yakılmak cezası
istemiyle ENGİZİSYON MAHKEMESİNE verildi. Kutsal
Engizisyon mahkemesi kendisini ömür boyu hapis, yani
müebbet hapis cezasına çarptırdı. Hüküm yiyip mahkemeden
çıkarken, kendisini mahkûm eden hakimlerin yüzüne baka
baka, Galileo Galilei, NE YAPALIM Kİ : DÜNYA DÖNÜYOR
diyerek,bağnaz ve zalim kiliseye ve kilisenin emrindeki
yargıya karşı BİLİMİN ONURUNU KURTARDI
1954 yılında fizikte NOBEL ödülünü alan ünlü fizikçi MAX
BORN, deneysel ve kuramsal araştırmalarda bilimin tutumu
ve motoru Galileodan beri hep ayni kalmıştır. Ve öyle
kalmağa devam edecektir. Dedi.
Galileo Galileinin başlattığı yeni Dünya sisteminde,
gerçekleri bulmak için, deneylerin çıkardığı sonuçlar
çok önemlidir. Aristo mantık ve Aristo felsefesine
dayalı eski Dünya sisteminde ise, deneyler değil, aklın
ürettiği fikirler çok önemlidir. Bu yüzden iki Dünya
sistemi birbirinin zıddı ve birbirinin tersidir.
Denilebilir.
Aristo ilk önce Atina da kurduğu,
sonraları damat olarak yerleştiği ASOSA taşıdığı çok
ünlü okulunda, derslerini okulun bahçesinde öğrenicileri
ile birlikte yürüyüp gezinirken verdiğinden, Aristo
felsefesini benimseyenlere ve Aristoculara
PERİPATETİKLER de denilir. Peripato
Yunanca da gezinti amaçlı yürüyüş demektir. Aristo
düşüncesinde, akıl ve aklın ürettiği fikirler başrolü
oynamaktadır. Aklın ve fikirlerin yaratıcısı beyin de,
yürürken ve gezinirken daha iyi çalışmaktadır. Bunun
başlıca sebebi, genel kan dolaşımında olduğu gibi,
beyin kan dolaşımının da yürürken, gezinirken, yani
ekzersiz halinde, daha hızlı oluşundandır. Hızlı akan
kan beyin hücrelerine daha fazla oksijen getirdiğinden,
beyin metabolizmasını arttırıyor. Artan metabolizmaya
bağlı olarak ta beyin fonksiyonları daha iyi oluyor.
Daha iyi akıl, daha iyi mantık, daha iyi fikirler
doğuyor. Şüphesiz ki: milâttan önce 384-322 yılları
arasında yaşayan Aristo, Ne kan dolaşımını, ne de beyin
hücrelerini biliyordu. Ama bugün, basit tıp bilgileri
gibi görünen bu beyinsel faaliyetleri çok muhtemeldir
ki: El yordamı ile bulmuştu.
Galileo Galileinin İki
Dünya Arasındaki Diyaloğ adındaki ünlü kitabını Türkçeye çeviren Reşit Aşçıoğluna göre de, bir insan
Galileiyi bilmeden yaşayabilir ama, bir TOPLULUK,
Galileo Galileiyi ve Galileo Galileonun dünyaya
getirdiği yenilikleri bilmeden TOPLUM dahi olamaz.
Galileo diyor ki: Bilimin ilerlemekten başka bir
hedefi yoktur. Bilimin asıl konusu doğayı incelemektir.
Doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz. Doğa doğurtkandır. Doğa
yaptıklarını, çözülmek, bozulmak ve üremek gibi üç temel
esasa göre yapar. Olumlu ve ılımlı şartlar oluştuğunda
da, bunlara bir yenisini katar. GELİŞMEK. Galileo
bunlara çözünürlük, bozunurluk, ürenirlik diyerek, daha
bilimsel terimler kullanmıştır. Teleskopu icad etmesi
ile birlikte, yerkürede olduğu gibi, güneşkürede de, çok
sayıda ve sık sık, çözülmeler, bozulmalar ve yeni
oluşumlar doğmaktadır. Bu yeni buluş ve görüş, eski
dünyadaki peripatikçiler de denilen Aristo görüş ve
felsefesine tamamen terstir. Çünkü Aristocular, dünyanın
evrenin merkezi olup, değişime uğrayan tek yer olduğunu,
Gökyüzünü ve gökyüzündeki cisimlerin ise, hep ayni
kalıp, hiç değişmediğine inanırlar.
Bilim, onunla beslenmesini bilen zihinler için gerçek
bir besin kaynağıdır. Bir kişinin bir adam etmediği
yerde, tek bir kişi bin kişiye bedeldir. Bu fark
zihinlerin farklı gelişmesinden doğmaktadır.
Biz, sitemizdeki
DİYALOĞUN DİYALOĞU VE DİYALOĞUN DOĞUŞU başlıklı
yazımızda, henüz batıda kentleşme ve uygarlık yok iken,
uygarlığın doğuda doğduğunu, insanoğlunun ilk
kentlerinden biri olan Babil de insanlar, tanrılara
ulaşsınlar diye, BABİL KULESİNİ yaptıklarını, Tanrılara
ulaşmak içinde DİYALOĞ geliştirdiklerini yazdık.
DİYALOĞ yıllar sonra Babil kulesinden batıya
sıçradı. SOKRATESE ulaştı. . Sokrates Babil
kulesinden öğrendiği Diyaloğu öğrenicisi Eflâtuna
=PLATONA öğretti. Sokrates ve Eflâtun diyaloğu her
alanda ve özellikle bilimde çok sık kullandılar. Çok
geliştirdiler. Bu yön ve özellikleri ile, Kendilerinden
1500 yıl 2000 yıl sonra başlayan BATI AYDINLANMASINA
katkıda bulundular. Diyebiliriz.
Batı aydılanmasını başlatan ve batı aydınlanmasına
yeryüzünde en büyük katkıyı sağlayan GALİLEO GALİLEİ de
Sokrates ve Eflâtundan aldığı diyaloğu hem
deneylerinde, hem de kitaplarında çok kullandı. En ünlü
olan ( Yeni Dünya Ve Eski Dünya Arasındaki Diyaloğ ) u
okuyanlar, kitabın baştan sona Diyaloğ üzerine kurulu
olduğunu açıkça göreceklerdir.
Sokrates ve Galilleodan sonra, dünya
aydınlanmasına hizmet ve yardım eden en büyük insan,
Rotterdamlı Desiderius Erasmus tur. Bütün dünya
üniversitelerinde, Erasmusun anısına Erasmus aydınlanma
programları düzenlenmektedir.
Desiderius Erasmus, MORTAE
EN COMİUM =DELİLİĞE ÖVGÜ adlı ölümsüz kitabında bakınız
ne ilginç şeyler söylüyor. Bazı yaşlılar ikinci
çocukluklarını yaşarlar. Zaten çocukluk ahmaklık ve
delilikten başka nedir ki ? Stoiklerin tanımlamasına
göre, akıl mantık tarafından yönlendirilmediği sürece
hiçbir şey ifade etmez. Delilik ise ihtirasların verdiği
komutların etkisi altındadır. Böylece insanların
hayatlarının sürekli tamamiyle hüzünlü ve iç karartıcı
olmasını istemediği için
eski çok tanrılı pagan Romanın en büyük Tanrısı
Jüpiter, insanlara mantıktan
çok daha fazla ihtiras bahşetmiştir. Mantık beynin bir
köşesinde sıkı sıkıya kenetlenmiştir. Vücudun diğer
kısımları ihtirasların etkisi ve hakimiyetine
bırakılmıştır. Tabiat ananın mantığa bir kadın arkadaş
sunması gerekliydi. Bir kadın sadece her zaman iki kat
zeki olarak görünmeğe çalışırsa sadece iki kat daha
aptal görünmeyi, başarır.
Erasmus,
Darwinden 300 yıl önce evrimi
görmüş ve şöyle demiştir. Maymun eğer mor kıyafetine
bürünmüşse, her zaman maymun olarak kalacaktır. Kadın
ise nasıl bir maske takarsa taksın her zaman yaşamını
bir deli olarak sürdürecektir.
Erasmus şüphesiz ki : Bu sözleri, asla kadınlarımızı
aşağılamak için söylememiştir. Sadece kadınlarımızda,
his ve ihtirasların daha hakîm olduğunu belirtmek
istemiştir.
Hep bildiğimiz gibi, tıp biliminde PSYCHİATRY
uzmanlık dalı, diğer uzmanlık dallarına göre, çok yavaş
ilerlemektedir. Adeta, emeklemekten de ağır gitmektedir.
Fakat, son zamanlarda PSYCHİATRİST
meslektaşlarımız, kadın beyninin yapı ve içerik
açısından erkek beyninden farklı olduğunu, hatta ağırlık
bakımından erkek beyninden biraz daha hafif olduğunu
söylüyorlar. 500 yıl önce yaşamış Roterdamlı Desiderius
Erasmusu adeta doğruluyorlar. )
Erasmusun dünyaya ışık saçan, dünyayı aydınlatan
ve bizlere öğüt veren bazı çarpıcı sözleri de şöyle :
Hataların genel olarak tartışılması hiç kimseyi üzmez.
Doğruları ve gerçekleri insanları gücendirmeden
söylemek, deliliğe özgü bir ayrıcalıktır. Bir Yunan
atasözüne göre de, deliler tam zamanında konuşurlar.
Deliler ay gibi değişip dururlar. Oysa akıllı insanlar
güneş kadar kararlı ve sabittirler.
Bilgisini arttıran kişi, acılarını da arttırır.
Her şeyi daha çok arzulayanlar, daha fazla keder
taşırlar. Bilgelerin kalbi, üzüntülerin barınacağı
yerdir. Delilerin ki ise, eğlencelerin sığınağıdır. İsa
bile, kutsal ilâhisinde, babasına açıkça şöyle der. (
Baba sen benim deliliğimi bilirsin.) Yunanca çocuk
kelimesi deli anlamına gelir. Ve akıllı kelimesi ile
deli tamamen zıt-anlamlıdır. İnsanlar bilinçli olarak
günah işleseler bile, Tanrıdan af dilerken, bahane
olarak deliliği öne sürerler.
Hristiyanlık dininin bilgelikle hiçbir alâkası
olmamasına rağmen, bu din, birkaç şekilde delilikle
akrabalık ilişkisi içindedir. İlâhi ve kutsal şeylerden
en büyük zevk alanlar, çok genç veya, çok yaşlı olanlar,
kadınlar ve delilerdir. Havarîler şarapla sarhoş
olurlar.
Helen Keller şöyle söylüyor. Bir kapı kapanırsa,
diğeri açılır. Ama kapanan kapının ardından öylesine
üzüntüyle ve pişmanlıkla bakarız ki : Önümüzde açılan
diğer kapıları göremeyiz. Zorlayıp ta, iterek açmağa
çalıştığımız kapının teferruatını inceleyin. Belki de o
kapıda çözüm bulacak. Ve kapının üzerinde, ( Açmak için
çekiniz. ) Yazdığını göreceksiniz.
Erasmus devam ediyor. Tabiatın izinden gidenler en
mutlu kişilerdir. Keldanîlerin ( Musevîlerin ) batıl
inançları ile, Yunanlıların boş saçmalıkları
insanoğlunun sadece aklına eziyet etmek için bunlara
daha yüzlercesini katmıştır.
Bana birileri, bu söylediklerime karşılık ( Ateşle
suyu birbirine karıştırsan daha iyi edersin.) Diyorlar.
Bilge kişi eski çağlara ait kitapları kendisine bir
sığınak olarak görür. Ve onlardan eskilerin zekice
fikirlerini öğrenir. Deli her şeyi dener. Hemen
tehlikelerle karşı karşıya gelir. Böylece de gerçek
olduğuna emin olduğu bir sağduyunun sahibi olur.
Ölümlü yazgımızın sınırlarını zorlamayı aklımıza
koymadığımız sürece, tabiatın eksikliklerini asla
keşfedemiyeceyiz. Tabiat tüm taklitlerden nefret eder.
Ölüm korkusu olmayan insanlar her türlü kötülüğü
yaparlar. Asla vicdan azabı duymazlar. Dürüstçe konuşan,
doğruları söyleyen kişilerse, sadece delilerdir.
ÇILGINLIK ise, insan zihninin amaçsız bir gezinti
yapmasıdır.
1459-1536 yılları arasında yaşayan Erasmus, dünyanın en
büyük ozanı Egeli HOMEROSu kendisini, kurbağalar
ve farelerin savaşı ile eğlendirmiştir. Diye eleştirir.
100 yıl sonra da, yine dünyanın ünlü düşünürlerinden
Giambattisa Vico Vito da, Homerosu zalimleri övmekle suçlar.
İnsanların çoğu Tanrıları ve kahramanları öven
methiyeler yazar. Benim söylediklerim ise, Herkül, ya da
Solonu övmese de, yine övgü niteliği taşır. Bu benim
kendi övgüm, yani deliliğin övgüsü. Bir kişi kendisinden
başkası tarafından övülmüyorsa, o kişi kendi kendini
övmelidir.
Kadınlar, her alanda erkeklerden daha iyi
olmalarını deliliklerine borçludurlar. Bir de şu var.
Sanat mı insanın, insan mı sanatın metresidir ?
1699 yılında doğmuş olup 1725 ve 1744 yıllarında New
Science= Yeni Bilim kitabını yayınlamış Giambattisa Vico
da, Erasmus gibi, batı
aydınlanmasına ışık tutan kişilerden biridir. Karl
Marxtan tam 100 yıl önce, kulübede oturanlar ile,
şatoda oturanlar ayni şeyi düşünemezler. Demiştir.
Marxın düşünce sistemine ve Marxın felsefesine kaynak
oluşturmuştur.
Öyle görünüyor ki, içine yeni girdiğimiz
Yirmibirinci yüzyılda, aydınlanmaya yardım edecek
kişilerden biri de, The God
Delusion
= TANRI YANILGISI
kitabının yazarı çağımızın en ünlü iki fizikçisinden
biri RİCHARD HAWKİNS
olacaktır . Kitabında, şimdiye
kadar görülmemiş, çok ilginç, çok gerçekçi, çok cesur
şeyler açıklıyor, yazıyor.
Richard Dawkins, Gods Delusion=Tanrı Yanılgısı
kitabında
Daniel Goleman'in
Sosyal Zekâ kitabından şöyle alıntılar yapıyor. İnsan
beyni sosyalleşmeye uygun şekilde yaratılmıştır. Sosyal
beyin insanların birbirleriyle yüz yüze yaptıkları
temaslarda aktif hale gelir. İnternet üzerinden yapılan
iletişimlerde ise aktifliğini yitirir.
Jane Goodall, 40 yıl şempanzeleri inceledi. İnsanla
şempanze DNA larını %99 ayni olduğunu, kan ve sinir
sistemlerinin büyük benzerlikler gösterdiğini buldu.
Şempanzeler hem avcıdırlar. Hem de avlanıyorlarlar. Aile
kuruyorlar. El- ele tutuşuyorlar. Öpüşüyorlar. Ve
kucaklaşıyorlar.
Bizde şimdi, insanların birbirlerini acımasızca
boğazladığı, acımasızca öldürdüğü, bu çilekeş dünyada,
tüm dünya insanlarına şöyle seslensek yeridir. Şöyle
haykırsak haklı oluruz : Biz de, el- ele tutuşmakta,
birbirimizi kucaklamakta, birbirimizle öpüşmekte,
şempanzelerden geri mi kalacağız yani ?
Daha önce, paradigmanın statüko anlamına
geldiğini yazmıştık. İlerde yazacaklarımızda, güncel
yazılarımızda, çok ve sıkça kullanacağımız DÜNYANIN
APTAL EZBERLERİ sözcükleri de paradigma anlamına gelse
gerektir. Bizi tutuculuğa zorlayan, gericiliğe, her
zaman gericiliğe iten DÜNYANIN APTAL EZBERLERİNİ
geliniz, el-ele vererek, hep birlikte, elbirliği ile
bozalım. Kendimizi ve dünyayı, ileriye, daima ileriye
taşıyalım. Geleceğe atalım.
Söz, buralara kadar gelip dayanmışken, isterseniz,
birazda gelenek ve göreneklerden söz edelim. Gelenek ve
göreneklere bağlı kişiler, isterler ki: Geçmiş zaman
ile, şimdiki zaman ve gelecek zaman hep ayni olsun. Ama
ne yazık ki: şimdiki zaman, geçmiş zamandan farklıdır.
Gelecek zaman da, şimdiki zamandan farklı olacaktır.
Şimdiki zaman ve gelecek zaman, YENİ ZAMAN, geçmiş zaman
ise, ESKİ ZAMAN oluyor. Yenisi varken, eskisine kim
itibar eder ? Boşuna dememiş insanlar, ( Eskiye rağbet
olsaydı, bit pazarına nur yağardı. ) Diye. Sizleri
bilmem amma, benim için, geçmişe ve şimdiye göre, bir
adım ileri olmak yararlı ve olumlu bir erdemdir.
Devrimlerin gerçekleştirilememelerinin
nedenlerinden birisi, eski paradigmaların yerine
koyabileceğimiz daha yeni ve daha iyi yöntemlerimizin
olmamasıdır. İnsanlar deneyimsiz olduklarında yapmak
yerine yıkmakta daha beceriklidirler
|
 |
Sosyalist devrimde, devrimci gençlerin, her
zaman zevkle söylediği devrimci bir marş vardır.
( Son sözümüz söylenmedi / Savaş yeni başlayacak
/ Bir devrimci ölse bile / Milyonlar var
savaşacak/ ). Bu devrimci marşı çağrıştırıp
ispatlarcasına GALİLEO GALİLEİ nin öldüğü gün, 8
Ocak,1642 de sanki sözleşmişçesine başka iki
renaissance çı, iki yeniden doğuşçu, iki
aydınlatmacı, NEWTON ile SHAKESPEARE birlikte
doğuyordu. Yirminci yüzyılın sonlarına gelinceye
kadar, Evrenin oluşumuna dair, STATİC ÜNİVERSE
yani DURAĞAN EVREN teorisi hakimdi
JOHN BROCKMAN, ilk baskısını 2002
yılında yaptığı sonradan 2008 yılına kadar 8
baskısını tamamladığı GELECEK 50 YIL adlı
kitabında, dünyanın en ünlü üniversitelerindeki
mesleklerinde en üst seviyelere ulaşmış en ünlü
fizik bilimcileri, matematikçiler, astronomlar,
biyolojistler ve sosyoloğlardan kendi
konularında çok ilginç yazılarını yayınlıyor. Şu
sonuca varıyor ki: Hızla ivme kazanan büyük bir
epidemiyolojik değişimden geçiyoruz.
Gelecek 50 yıl, ampisizm ile epistemiyolojinin
çatıştığı ve her şeyin farklılaştığı bir zaman
dilimi olacaktır.
|
Evrenin yoğunluğunun yüzde 80 ile yüzde 95 ni oluşturan
Karanlık madde=Higgs parçacığı nedir? Bunun cevabını
bulacağız.
Waterloo,
Ontarioda teorik fizikçi LEE SMOLİN gelecek 50 yılda ne
olacak? Adlı yazısını insanlar Marsa gidecek. Diye
bitiriyor.
İngiltere de, Kings
Cambridge profesörü MARTİN REES Evrende yalnızmıyız?
Adlı yazısında, California daki SETİ enstitüsü uzaydan
gelecek mesajları arıyor. Dedikten sonra, başka
dünyalara, başka evrenlere mi varacağız? Diye soruyor.
Özel biyolojik evrenimizde KAR TANESİ kendisini
oluşturan su moleküllerinin taşıdığı şeklin bir sonucu
olan ALTIGEN simetrisini taşıyor. Ama kartaneleri
birbirinden çok farklıdır. Ayni görünen birbirine eşit
iki kartanesi bulmak imkânsızdır. Bu farklılıklar, kar
tanesinin oluştuğu buluttan düşüşü sırasında
karşılaştığı basınç ve sıcaklık farklarından ileri
geliyor.
JAN STEWARD 2050 nin matematiği
adlı yazısında, matematik ve astronomi her ikisinin de
tarihi antik çağ Babile kadar uzanır.Ve, tanrı hiçbir
şeyi şansa bırakmaz.Asla zar atmaz . Diyor. Gelecek 50
yılda kesin hükümler veren matematik ve astronomi en öne
çıkacak. Diyor.
İngiltere Darlington
Üniversitesinde Biyoloji profesörü olan BRAİN GOODWİN
kültürün, bir görünen, birde görünmeyen yüzü vardır.
Diyor. Görünen yüzündeki küresel kültür, bilim,
teknoloji ve iş hayatı arasındaki güçlü ittifaktır.
Görünmeyen yüzünde ise canlı mı? Cansız mı? Sorusunu
soruyor. Kâinatta her şeyin canlı olduğunu savunan
ANİMİZM i tartışıyor. Animizme göre her şey, hatta flüt
bile canlıdır. MİNİSCULE sözcüğünü ortaya atıyor.
Fransız lügatlerine göre miniscule 1634 yılında
Lâtincede üretilen bir kelimedir. Un peu plus petit veya
assez petit, yani, en küçüğün en küçüğü anlamına gelir.
Brain Goodwin, bir nitelik bilimi açısından bilinç
nereden gelir sorusunu da soruyor. Duygular, içinde hiç
hayatiyet taşımayan maddelerin miniscule
parçacıklarından geldiğini söylüyor.
MARC D.HAUSER,
değiştirilebilir zihinler adlı yazısında, 70 yaşındaki
Parkinsonlu bir hastaya biraz domuz beyni takılmış.
Hasta kalkıp golf oynamağa gitmiş.Diyor.
Bilişimsel Nöroloji profesörü
ALİSON GOPNİK, çocukların bilimcilere öğreteceği şeyler
yazısında, bilgisayara işaret ediyor.
Berkeley üniversitesinde
biyoloji profesörü PAUL BLOOM ahlâki gelişim teorisini,
MİHALY SCKSEENTNİHALY mutluluğun geleceğini yazıyor.
ROBERT M.SAPOSKY 50 yıl sonra haalâ hüzünlü olacakmıyız?
Diye soruyor. Pennsylvania üniversitesi biokimya
profesörü STUART KAUUFFMAN Evrende evimizdeyiz adlı
ünlü kitabında Evrenin doğuşu ve hayatın oluşumu
konusuna çok geniş yer ayırıyor. Dünyanın yaşayan en
ünlü iki fizikçisinden biri olan RİCHARD HAWKİNS Moore
yasası ile Natham yasasını karşılaştırıyor. Moore
yasasına göre, bilgisayarların gücü her 18 ayda bir
ikiye katlanıyor. Moore yasası 50 yıldır greçerli.Öyle
görünüyor ki: 50 yıl daha geçerli olacak. Natham
yasasına göre gelişen Yazılımlardaki hız ise
bilgisayarlardaki hızdan çok daha büyük oluyor.
Çok muhtemeldir k: Natham
yasasının inadına inat olsun diye, Almanyanın Münih
kentinde ilk adını PETAFLOCK diye koydukları bir
bilgisayar geliştiriliyor. Petaflockın inanılmaz
derecede devasa bir hızı var. Bir saniyede bir katrilyon
işlem gerçekleştiriyor. Bunu somut olarak ifade etmek
gerekirse, bir petaflockın gücüne erişebilmek için
50.000 adet PC marka bilgisayar bağlamak gerekiyor. Bir
peta bilgisayarın ayda 2000 euro elektirik masrafı var.
Bu yüzden dünyada sadece iki tane olan Peta bilgisayar
şimdilik sadece bilimsel araştırmalarda ve uzayda
Galaxilere ait bilgilerde kullanılıyor. Önümüzdeki üç
beş ayda üretime başlanacağı söyleniyor. Nihai ismi de
muhtemelen o zaman konulacak.
2002 yılı Uluslar arası
Kosmos ödülü sahibi PAUL DAVİS ikinci bir yaradılış
varmıydı? adlı yazısında, NASAnın keşifler programı
eğer hayatı evrende içinde bulunduğumuz ufacık bir
köşeyle sınırlı ise ve kâinatta bize benzer başka zeki
yaratıklar yoksa, yer adlı gezegene karşı sorumlu vekil
harçlığımız büsbütün önem kazanır.
Bu maddeleşmiş bilimsel
gerçeklere biraz magazin ve birazda mizah katmak
istersek, biz deriz ki: Evrenin çok ufak küçüçük bir
bölümünde yerleşen dünyada ve gezegende yaşayan biz
insanlar eğer evrende yalnız isek, tüm evrenin efendisi
sayılırız. Bu yüzden de yalnız yer denen gezegene karşı
değil, fakat tüm evrene karşı sorumlu vekil harçlığımız
da var demektir. Yalnız sadece içinde yaşadığımız
yerküreyi değil, tüm evreni korumamız gerekir. Geliniz
bir yerden başlayalım. Evrenin çok büyük bir boş
alanını kapsayan UZAYI koruyalım. Dümyadan fırlattığımız
uydular misyonlarını tamamladıklarında veya uzayda
çarpıştıklarında ayrılan parçaları uzayda dolaşıyorlar.
Uzayı kirletiyorlar. Çok yakın bir geçmişte misyonunu
tamamlamış bir Sovyet uyduysu ile bir Amerikan uydusu
uzayda çarpıştılar. Parçaları da uzaya dağıldı. Birçok
bilim insanın söylediği gibi uzay daha şimdiden uzay
çöplüğüne dönüşmeye başladı bile.
Hayat, çok hassas dengeler
üzerine kurulu, çok karmaşık bir. Moleküler- Biyolojik
sistemdir. Eğer sahiden de evrende başka hayat, ikinci
bir yaradılış bulursak, bu durum bilimimizi, din
anlayışımızı ve dünya görüşümüzü temelli değişime
uğratacak .
İsterseniz, hayatın aşırı karmaşık, çok bilimsel
tarifleri karşısında Hayatı birazcık güncelleştirelim.
Hayata biraz magazin, biraz da eğlence katalım. İnsan
için üç temel duygudan korku, hayatı korur. Öfke insanı
hırslandırır. Üzüntü insanı ve hayatı yıkarken insanı
biraz da olgunlaştırır. Gezegenimizde hayat, 7 milyar
oyuncusu olan bir oyuna benzer. Oyun, sahnelerini
her sabah yeni bir perde ile açar. Ve 7 milyar dünya
insanı rolünü ayrı ve farklı şekilde oynar. İşte bu
yüzden, hayat çeşitlenir. Renklenir. Güzelleşir.
Doğa yasalarının biyolojiye dostça
davrandığı bir evren, arızî değil, temel bir özelliği
olan bir evren olacaktır. Böyle bir evrende kendimizi
rakip hissedebiliriz.
Londrada Quenss Land
Üniversitesinde teorik fizik profesörü JOHN H. HOLLAND
bizi bekleyen gelişmeler yakındır. Ve biz bunları takip
etmek zorundayız. Diyor. Uzun erişimli tanımlamalara
girişmek Promatesvari bir uğraştır. Promateos Yunan
Miyolojisinde doğruları söylemek için kurulmuş bir
düşünce sistemidir. Teknolojik bir çerçeve, sosyal bir
çerçeve ile teknolojik gelişimi kullanarak basit ve
cansız biyokimyasal maddelerle bir deney tüpünde hayat
yaratmayı başaracağız. Hem canlı viruslarla, hemde
bilgisayar viruslarıyla baş edebilmek için yapay
bağışıklık sistemleri yaratmayı becereceğiz.. Önümüzdeki
15-16 yılda ay, mars ve jupiter etrafında yeni dünya
ileri karakollarımız olacak.
Pittsburgh Carnegie-Mellon
Üniversitesinde yeni başlayan öğrenilere kendi
bilgisayarlarınızı kendiniz kurunuz.Ve 4 yıl boyunca
kullanınız.Deniyor.
Michigan Üniversitesi Psikoloji
ve bilgisayar mühendisliği profesörü RODNEY BROOKS ayni
zamanda MIT(Massachusette Of Technolojy ) de yapay zekâ
kürsüsü müdürü, Yapay zekâ yaratma projeleri üzerinde
çalışıyor.
Oxford NMR ( Nüklear magnetik
resonans) profesörü PETER ATKİNS gelecekte daha akıllı
mı olacağız? Sorusunu soruyor.
ROGER C.SHANK gelecekte daha mı
akıllıyız sorusuna şu soruyu da katıyor. Zekâ cevap
bulma mı? Yoksa soru sorma mı becerisidir? Doğru soru
sorulunca, cevabı da daha kolay bulunuyor. Cevapların
değeri düştükçe, soruların değeri artar.
Gelecekte ne olacak? sorusunu
günümüz konularına uydurup birazda mizah katalım
isterseniz. Politikacı der ki: Beni seçmezseniz, felâket
olacak. Dinci der ki: Din elden gidecek. Başımıza taş
yağacak. Bilimci derki: İnsanlar Marsa gidecek.
Harward ve Columbia
üniversitelerinde fizik profesörleri dersler sunmak
yerine dünyanın dört bir yanındaki fizikçiler sanal
eğitim dünyası tasarımlarıyla birlikte çalışarak, fizik
deneyimleri yönetmeye yönelik YAZILIMLAR hazırlayacak.
Okul eve girecek. En iyi notları ise en iyi cevaplar
veren eski okul sistemlerinin aksine, yazılımlar için
cevaplanmak üzere insanlara gönderilecek sorular
yönelten kişiler alacak.
Yapay zekâ uzmanı profesör
JARON LANLER, karmaşıklık tavanı adlı yazısında Semantik
sözcüğünün, protekil temelli sistemlerin sentaks engeli
özelliğinin ötesinde yatan her türlü gizemli şeyi tarif
etmek için kullanılmış bir kelime olduğunu söylüyor.
Doğal dil sistemlerinin ilerlediği, ama semantik
anlayışından hep yoksun olduğu söylenir. Kalıt, bir
enformasyon sisteminde değişmez bir bağlam yaratır.
Kalıtlar karmaşıktır. Kalıtlar bilgi iletim birimlerinin
nedensel potansiyalini arttıran mercekler gibi işlev
görür. Bir nikâh töreninde evet demek, sokaktan yolunuzu
kesip kibritiniz varmı? Diye soran adama verilen evet
ten daha önemli sonuçlar doğurur. Nikâh salonu bir
kalıttır. Benzer şekilde DNA ancak bir embryon
bağlamında anlam kazanır.
Tele-dalış insiyatifinin
rehberlik uzmanı DAVİD GELERNTER, ışınla bağlantıya
girmek adlı yazısında 2000 yılında, Barnes & Nobble,Microsoft
ve başka birkaç şirket E-KİTAP( electronic kitap) çağına
girildiğini resmen duyurmuştu. Teknolojik dünyada,
dünyada değişim temposunu donanım değil, yazılım
belirler. Öğrenilmesi olanaksız ikame yasasına göre,
toplum daha iyisini bulduğunda bir şeyin yerine başka
bir şeyi koyar. Ama temel şeyler ayni kalır. 2007
yılında Times gazetesinin manşeti aynen şöyle idi.
E.KİTAP ÇAĞI tahminleri erkenmiş meğer. 10-20 yıl sonra
başka bir Times manşeti göreceğiz. Uzmanların en son
tahminlerine karşın kitap konumunu koruyor. Elle tutulur
kazanımlar, elle tutulmayan kazanımlara her zaman ağır
basar. Glenn gould yadigârı yasaya göre teknoloji bir
amaç değil, bir araçtır.
Newyork üniversitesi MRI =
işlevsel magnetik resonans ve beyin ve duyu ilişkileri
araştırma profesörü Joseph Ledoux, zihin,beyin ve
benlik ilişkilerini derinlemesine araştırıyor.
Judith Ridi Haris bizi biz
yapan özellikler adlı yazısında diyor ki: Paleantolojik
olarak İskandinavya da eriyen bir buzulda 27.000 yıl
önce ölmüş bir Avrupalının cesedi bulununca büyük bir
şaşkınlık oldu. Çünkü üzerinde üç neandertala ait kürk
vardı. Buzul çağı yaşayan Avrupa da Neandertal ler
yaşayabilmeleri için kürklü idiler. Ve de vahşî idiler.
Çocuk gelişimi konusunda öğrendiğimiz şeyler adlı
makalesinde ise şöyle diyor. Tam tamına ayni genlere
sahip tek yumurta ikizleri ve klonlar bile, doğuştan
kesinkes ayni değildir. Parmak izleri ve beyinlerinde
farklılıklar gösterirler. Moleküler farklılıklar ve
moleküler süreçlerin kişiliklerdeki etkileri konusundaki
bilimsel çalışmalar ise, daha henüz emekleme
safhasındadır.
Öğrendiğimiz şeylerden
yararlanma yolu: 112 yaşında bir yazar ve gelişlim
psikoloğu, ayni zamanda da California Üniversitesi Nöro-
Psikoloğu SAMUEL BARONDES, ilâçlar, DNA ve psikanaliz
alanında araştırmalar yapıyor. Harward Üniversitesi
beyin davranış insiyatif üyesi NANCY ETCOFF beyin
tavanında kuşamlar ve kısa temaslar konusunda, Emetus
College de biyoloji profesörü PAUL EDWARD ta hastalığın
üstesinden gelmek hususunda araştırmalar yapıyorlar.
KİM KORKAR YİRMİBİRİNCİ
YÜZYILDAN ? Adlı ünlü kitabın editörü Bertrand Badiç
roguestate= haydut devlet= güvenilmez devlet konusunda,
Bill Clintonun akıllı ve başarılı dış işleri bakanı
Madlein Albrightın 2000 yılında geliştirdiği politikal
ilkeyi şöyle açıklıyor. As long as possible multilateral
decissions, as long as necessary unilateral decissions
=Yapılabildiği kadar çok taraflılık. Zorunlu kalındığı
ölçüde ise tektaraflılık. Bize göre ,bu güzel söz ve
tarif 21 inci yüzyılda yetersiz kalıyor. Naçiz
kanaatimize göre şöyle olmalı: Yapılabildiği kadar
çoktaraflılık, Zorunlu kaldığı sürece de, gene çok
taraflılık. Küreselleşen dünyada tektaraflılığa yer
yoktur. Ve yer olmamalıdır da. İngilizce anlatımıyla,
never is the room for unilateral decissions in
glogalised world.
Hukukçu arkadaşları arasında da
hukuk alimi olarak tanımlanan Yargıtay onursal başkanı
Sami Selçuk, hukukta, oy çokluğu konusunu incelerken, bu
gerçeği şu leziz ve veciz sözlerle dile getiriyor.
Hukukta, devlet idaresinde ve politikada oy çokluğu
çaresizliğin çözümüdür. Evrenselleşme tek tipleşme
demek değildir. Ara sıra Avrupa sosyal cemaatinin dış
tutulması kurumsal reformun kilit taşı haline geliyor.
Uluslar arası ceza yargısı, halk adına sağlanan bir
adaletin yerine, insanlığın maruz kaldığı suçlara karşı,
soykırımlara, savaş ve saldırı suçlarına karşı insanlık
adına sağlanan bir adaleti koyabildiği ölçüde siyasal
cemaatin güçlenmesine katkıda bulunacak. İşte bu
geleceğin kozmopolit siyasal cemaati olabilir.
1925 doğumlu Fransız sosyoloğu
ALAİN TOURAİNE 2007 yılında yayınladığı 300 sayfalıkYENİ
BİR PARADİGMA adlı kitabında ( Küreselleşme, Teknolojik
gelişmenin kapitalizmi getirdiği en uç noktadır. )
Diyor. Ve ekliyor. (topluluk ile toplum arasındaki
karşıtlık modernlikle eş anlamlıdır. Topluma, toplumun
işlevlerine ve toplumun bütünleşmesine ağırlık veren
toplumsal politikaların tükenmesi sonucu toplumsal
olanın sonu da geliyor. Bireysellik öne çıkıyor. İşte
dünyanın yeni paradigması, kültürel ve tercihsel haklara
dayalı BİREYSELLİK oluyor. Bilimin 4 kelime ile ortaya
çıkardığı bireysellik için Alain Touraine tam 300 sayfa
harcıyor. Deyim yerinde ise, bilimin felsefesini değil,
adeta edebiyatını yapıyor.
Gelenek, görenek ve statüko
birbirine benzer anlamlar ifade eden sinonim
kelimelerdir. Gelenek ve göreneklerine sadık kişiler,hep
isterler ki: geçen zaman ile gelecek zaman ayni olsun.
Ama şimdiki zaman ile gelecek zaman, geçen zamandan
farklı oluyor. Geçmiş zamana, eski zaman, şimdiki zaman
ile gelecek zamana ise yeni zaman deniyor. Yenisi
varken, eskisine kim bakar ? Boşuna dememişler, eskiye
rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı. Diye. Evvelâ
Yunus Emre, sonrada Aşık Veysel ( Gelen, gideni görmez
iki kapılı handır dünya ) Diyorlar. Geçmişe ve bugüne
göre bir adım ileri olabilmek, insan için yararlı ve
olumlu bir erdemdir.
Californianın Mount-Wilson uzay gözlem evinde,
1929 yılında astronome Edwin Hubble, kendi adını
taşıyan dev Hubble teleskopu ile uzayı ve
yıldızları gözledi. Ve saptadı ki: yıldızlar
uzaklıklarına bağlı olarak, kızıl renge doğru
bir ışık yayıyorlar. Kızıl renge doğru ışık
yaymak astronomide uzaklaşmak anlamına gelirmiş.
Mor renge doğru ışık yaymak ise yaklaşmak
demekmiş.
Bu gözlemlerden çıkan sonuç ta, yıldızların
bizden devamlı uzaklaşması oluyormuş. Yıldızlar ve galaxiler yalnız bizden değil,
birbirlerinden de devamlı uzaklaşıyorlar
Uzay ve yıldızlardaki bu yeni gözlemler, durağan
evren teorisi yerine GENİŞLEYEN EVREN =EXPENSİON OF THE
UNİVERSE Teorisini getirdi.
Evrenin yaratılışı
BIG BANG dediğimiz BÜYÜK
PATLAMANIN, zamanın da, maddenin de başlangıcı sayılan
SIFIR NOKTASINDA olduğu kabul ediliyor. Küçük
parçacıklar maddeye dönüştü. Büyük patlama BİG BEN ile
ZAMANDA-MEKÂNDA birlikte oluştu. Fizikte ve astronomide
MADDE de MEKÂN da eş anlamlıdır.
Eski Yunanca bir kelime olan COSMO parça
demektir. COSMOS da parçaların birleşmesi yani kâinat=evren
demektir. COSMOS, ayni zamanda DÜZEN anlamına gelir.
COSMOS ilk defa 1863 yılında Yunancadan, Fransız diline
ve Fransız lügatine girmiştir.
Devamlı patlamalar ve enerji yığılması
karşısında evreni, pompa ile şişen, devamlı genişleyen
LÂSTİK BİR BALONA benzetiyorlar. Galaxiler, yıldızlar,
gezegenler ve dünya lâstik balon üzerindeki küçük
noktalar gibi, evren şiştikçe, evren genişledikçe
birbirlerinden uzaklaşıyorlar.
Sıfır noktasındaki büyük patlama BİG
BEN ile ZAMANDA-MEKÂNDA birlikte kuruldu.
Teori ve hipotez olarak ortaya atılan bu
düşünceler, acaba bilimsel olarak deneyle gösterilebilir?
İspatlanır mı?
1954 yılında 12 Avrupa ülkesi devlet
bütçelerinden belirli bir oranda, belirli miktar para
ayırarak CERN diye bilinen Avrupa Nüklear Araştırma
Merkezini kurdular. Bu 12 üye ülke, diğer ülkelerin ve
2008 yılında Bulgaristanın da katılması ile 20 ye
yükseldi. CERN e asil üye, tam üye olmak için devlet
bütçesinden, her ülkenin ayırdığı oranda, her yıl para
katkısı yapmak gerekiyor. Bizim ülkemiz ise, 1960
yılımdan beri CERNe gözlemci üye olarak katılıyor.
Öğrendiğimize göre, tam üye olmak için başvuruda
bulunmuşuz. Umuluyor ki : önümüzdeki bir iki yıl içinde
tam üye olacağız.
İnsanoğlu, bilimin ortaya attığı her şeyi deneye
dayandırmak istiyor. Bu bilimsel anlayış içinde, bilim
insanları, beklide, şimdiye kadar insanlık tarihinin
görüp te tanık olduğu en büyük DENEY için kolları
sıvadılar.
İsviçre de Avrupa nüklear araştırma merkezi
CERN in bulunduğu yerde İsviçre ile Fransa arasında
yerin 100 metre derinliğinde 27 kilometre uzunluğunda
dev bir tünel kazmağa başladılar. 4 milyar dolara mal
olan tünel bitmiş durumdadır. Tünelin içine, şimdiye
kadar inşa edilen en büyük ve en yüksek enerjili Hadron
( parçacık) hızlandırıcısı olan LHC kurdular. İsviçre de
16 metre yüksekliğinde,17 metre genişliğinde,13 metre
boyunda, 2 ton ağırlığında dünyanın en büyük iletken
miknatisini de inşa ederek, tünele indirip
yerleştirdiler. Yerleştirme işi 12 Nisan,2008 günü
sabahın erken saatlerinde başladı. Sorunsuz olarak 11
saatte tamamlandı. İşlemin teknik direktörü Austin
Ballun dediğine göre, tüneldeki dev miknatısa 15 parça
daha eklenip birleştirilecek. İnsanoğlunun en büyük, en
korkutucu DENEYİ her şey yolunda giderse , 2008 yılı
Temmuz ayında gerçekleştirilecek.
İşte tünel ve tünele yerleştirilen dev
Hadron (
parçacık) hızlandırıcı ve çarpıştırıcısı LHC.
|

Resimleri büyük izlemek için lütfen üzerine
tıklayınız |
Hadron (parçacık) hızlandırıcısı LHC de atom
çekirdeğindeki protonlar çok yüksek enerji ile
çarpıştırılacak. LHC deki protonlar tünelin çevresine
yerleştirilen süper iletken miknatıslar tarafından
yönlendirilecek. Böylece zıt yönlerde dönen iki proton
ışını üretilecek. Bu yolla, fizik maddelerinin temelini
oluşturan ve parçacıklara kitle özelliğini veren HİGGS
parçacığı da ortaya çıkarılacak. Ve gözlemlenebilecek.
TARİHİN EN BÜYÜK DENEYİNE, 36 ülkeden 2000 den
fazla fizikçi katılıyor. Bizim ülkemiz ise, deneylere,
şimdilik gözlemci olarak 3 ayrı fizik ekibi ile giriyor.
Bizim fizikçilerimiz Compact Mison Solenoid ( CMS )
isimli projenin doğanın şifresini deşifre edeceğini
söylüyorlar. Ve şunları ilâve ediyorlar.
1-
Evrenin oluşumu gözlenecek.
2- Fizik modellerinin temelini oluşturan ve
maddeye kütle özelliğini veren
HİGGS parçacığı da tekrar
ortaya çıkarılıp gözlemlenecek.
3- Bu deneyden çıkacak sonuçlar doğrultusunda
fizik kuramları bile değişebilecek. Deneye katılan 3
fizik ekibimizden biri olan Orta Doğu Teknik
Üniversitesi(ODTÜ) CMS Ekibi başkanı Doç. Dr. Meltem
Serin ve Prof. Dr. Mehmet Zeyrek CMS projesiyle atom,
molekül ve canlı yapısının nasıl oluştuğuna dair yeni
sonuçlar beklediklerini söylüyorlar.
Her ne kadar yetkililer, deneyin risk ve
tehlike taşımadığın söylese de, dünya biraz korku, ama
daha çok merak içinde nefesini tutmuş, önümüzdeki Temmuz
ayında yapılacak bu devasa deneyin etkilerini ve
sonuçlarını bekliyor.
Bizde, önümüzdeki gelişmeleri ve alınan
sonuçları bu sayfalarda sizlere bildirebilmeyi umuyoruz.
Mekân da dediğimiz evrende, dünya kendi
etrafında ve güneş etrafında devamlı dönen küçücük bir
yuvarlaktır. Evvelâ bir kor halinde olup devamlı
soğumaktadır. Devamlı soğuyan dünyada, en küçük madde
birimi olan atomlar birleşerek, moleküller oluştu.
İnorganik moleküller, organik moleküllere dönüştü.
Organik moleküllerin ileri aşamasında amino- asitler
doğdu.Amino asitlerin birbirine bağlanmasından
poli-peptidler oluşuyor.poli-peptidlerin birbirleri ile
milyonlarca,milyarlarca,trilyonlarca defa değişik
birleşmesi çok karmaşık,çok kompleks organik yapılar
oluşturuyor.
UREY
MİLLERe göre, evrenin küçücük, minicik
bir parçası olan dünyada bu aşamada O2=OKSİJEN yoktur.
Sadece metan, amonyak, hidrojen ve su vardır. Kompleks
organik bileşimler, bu ortam içerisinde devamlı oluşan
elektirik deşarjları yardımı ile devamlı evriliyorlar.
Evrilme ve çevrilmede, kuvvetler ve maddeler
birbirleriyle karşılıklı etkileşim içinde bulunuyorlar.
Birkaç defa fizik ödülü alan Stephan Hawking
1980 yılında yazdığı ( Teorik fiziğin sonuna mı
yaklaşıyoruz ? ) adlı kitabında ( Girdilerdeki küçük,
küçük farklar, çıktılarda yerini hızla , akıl almayacak
büyüklükteki farklara bırakabiliyor. Hava söz konusu
olunca, Pekin de kanatlarını çırpan kelebeğin, havada
oluşturduğu dalgalar gelecek ay NewYorka ulaştığında
fırtına ve fırtına sistemlerine dönüşebilir.) Diyor.
Bundan ayrı olarak Kaos ve kelebek etkisi
teorisinin sahibi Edward Lorenz, dişçilik tahsili yapmış
olmasına rağmen MIT ( Massachusette Instititude of
Technology ) massaküset teknoloji enstitüsünde meterolog
olarak çalışmaya başlıyor. Çalışmaları esnasında 1963
yılında, meterolojik sistemin başlangıç noktasındaki
verilerde ufacık değişikliklerin bile, büyük ve
öngörülemez sonuçlar doğurduğunu gözlemlemiştir. 1972
yılında sunduğu bir çalışmada bunu şöyle anlatmıştır.
Bir kelebeğin Amozan ormanlarında kanat çırpması Avrupa
da fırtına kopmasına sebep olabilir.
Stephan Hawkingin Pekin de kanat çırpan
kelebeği ile, Edward Lorenzin Amazonda kanat çırpan
kelebeğinin havada yarattığı dalgalar hep ayni
dalgalardır.Dünya etrafındaki atmosfer,hep ayni
atmosferdir. Ama, ufak bir farkla ki: Pekin deki hava
dalgaları Pasifik yolunu takip ederek NewYorka
ulaşıyordu. Amazon daki hava dalgaları ise Atlantik
yolunu takip ederek Avrupa ya ulaşıyordu.
Son günlerde Kaos teorisi, dünyada büyük yankı
buluyor. Deniliyor ki her KAOS yeni bir düzen yaratır.
KAOS, 2005 yılında ASOS ta tertiplenen Fizik ve felsefe
kongresinde de, ele alındı. Bu kongreye bende, şimdi
rahmetli olmuş fizik profesörü Erdal İnönünün daveti
üzerine katıldım. Orada, Erdal İnönünün aradığı, dünya
fiziğine büyük katkısı bulunan kayıp SABRİ ERGUNnun
hayatını anlatacaktım. Çünkü Amerika da Sabri Ergun la
arkadaş olmak şerefine kavuşmuştum. Asos ta yaptığım
konuşmayı ve ülkemiz adına ibret, ama fizik bilimine
yaklaşım açısından, biraz da kırgınlık-burukluk yaratıcı,
Sabri Ergunun onur verici hayatını Sitemizin
(
(Anadoludan Bilime Katkılar)
adlı yazımda yayınladım. Arzu edenler, lütfen
tıklasınlar.
ASOS ta, adı kaosçuya da çıkmış bir fizik
profesörü,hep yanında gezdirdiği sarkacı ile KAOS ve
kaosun yarattığı yeni düzeni şöyle gösterdi.Hep ayni düz
yörüngede,düz gidip gelen sarkacın pandülüne bir parmak
fiskesiyle bir kuvvet uyguladı.Bu kuvvet, düzeni bozulan
sarkaçta evvelâ bir Kaos yarattı.Düz yörünge
üzerinde,düz gidip gelen pandül,helezon çizmeye başladı.
Biraz sonra helezonî gidiş gelişlerde yeni bir düzen
oluştu. Bu sefer pandül devamlı olarak, düz değil
helezonî gidip gelmeğe başladı. Böylece yeni düzen
kuruldu. Ama bu yeni düzende yörünge düz değil, helezonî
bir yörüngeydi. Yani değişikti. Tıpkı hiçbirşey ayni
kalmıyor. Devamlı değişiyor kuramını kanıtlarcasına.
Atomlar,moleküller, biyo-moleküller,amino
asitler,peptidler,poli-peptidler ve poli-peptidlerin
kimyasal
bağlarla,binlere,milyonlara,tilyonlara,katrilyonlara
varan değişik bağlantı ve variyasyonları birbirleri ile
devamlı etkileşim içindeki yumuşak yapılar.Birbirleriyle
devamlı değişim içindeyken,çok küçücük te olsa değişik
kuvvetler,kelebeğin kanat çırpışları gibi ister tek
başlarına,ister birbiri ile birleşip kuvvetlenerek bu
çok oynak sistemi hafifçe etkilese dahi,denge
bozulabilir.Sistemde kaos doğabilir. Yaratılan bu kaosta
yeni denge,yeni düzen oluşurken ufacık bir değişiklik
bir BİYOGENESİS oluşuyor. YENİ DÜZENLE birlikte HAYATTA
DOĞUYOR. Ama, bu doğuş bir canlıdan değil, hayata gebe,
olgunlaşmış, cansız bir sistemden oluyor.İşte bu
nokta,Evrende ve dünyada, her zaman mevcut dur-duraksız
enerji değiş-tokuşunun,hayat için en ılımlı,en olumlu
aşamasıdır.
Hayat başlangıcının, 3.5 milyar yıl evvel olduğu
sanılıyor.
Yeryüzünde ilk defa tek hücreli ANAEROBİK
bakteriler üredi. ANAEROBİK canlı demek, tamamen ve
ancak OKSİJENSİZ ortamda yaşayabilen canlılar demektir.
Oksijen anaerobik canlılar üzerinde zehir etkisi yapar.
Günümüzde anaerobik bakterilerin yaptığı iki hastalık
söyleyelim.
1-Tetanos,
2- gazlı gangren.
Bu yüzden biz
doktorlar, tetanos veya gazlı gangren oluşması muhtemel
yaraları bol oksijenli suyla yıkarız. Oksijenli suyun
çıkardığı oksijen bakterileri öldürsün. Hastalık
oluşmasın diye. Sonrada gerekli aşı ve tedavileri de
birlikte yaparız.
| |
|

Stuart Kaufmanın Evrende evimizdeyiz adlı kitabından
alınmıştır. |
|
|
|
Yani, bizim en ilkel, en eski atalarımız bu
ANAEROBİK BAKTERİLER oluyor. İsterseniz bizim 3 milyar
465 milyon yıl evvelki bu en ilkel, en eski ANAEROBİK BAKTERİ
ATALA- RIMIZA kısa bir göz atalım.
En ilkel, en eski bakteri atalarımız bizlerin
tamamen tersine karbon- di-oksit= CO2 tüketip, oksijen
üretirlerdi. Oksijen de anaerobik bakteri atalarımız
üzerinde öldürücü zehir etkisi yapardı. Ama gelin görün
ki: anaerobik bakteri atalarımız, kendilerini zehirlemek
pahasına karbon dioksit tüketip, oksijen üretmek
alışkanlıklarından bir türlü vazgeçemediler. Biz
canlılar da bugün, onlardan aldığımız genlerden midir?
Nedir? Oksijen tüketip, karbon dioksit üretmek
alışkanlığımızdan bir türlü vazgeçemiyoruz. Boyuna
karbon dioksit üreterek dünyayı ısıtıyoruz. Kendimizi
felâkete hazırlıyoruz.
2500 yıl evvel, M.Ö 595- 475 yılları arasında
Ephesus-Circa da yaşayan, tüm felsefecilerin en
devrimcisi HERAKLİTUS bakınız bu hızlı değişimi
nasıl anlatıyor:
|
| |
Bir nehirde iki adım atamazsınız. Çünkü, bir
adım önceki nehir, bir adım sonraki nehirle aynı
değil.
Yani, dünyada hiçbir insan, ister Orgeneral
olsun. İsterse de Mareşal. İsterse zafer üstüne
zaferler kazansın. İsterse de, dünya fatihi
Makedonyalı BÜYÜK İSKENDERden çok, çok daha
büyük olsun. Gene de bir nehirde iki adım
atamaz.
Yani evrende ve dünyada, her şey, her
zaman hızla değişiyor.
SADECE DEĞİŞİM BAKİ KALIYOR.
Dr.Hasan Horto 25.Nisan.2008
İnsan Hakları
Gelişmeli, ve de Genişlemeli
Tarihsel
süreç içerisinde insan hakları incelenirse
açıkça görülür ki: İlk ve orta çağlarda insan
hakları diye bir sözcük, kelime, ya da bir
mevhum yoktur. Aristo ve Eflâtun
demokrasilerinde insan haklarından asla
bahsedilmez.
Tarihte ilk defa insan hakları 1776
Amerika bağımsızlık savaşında, Amerikan
anayasasında yer almıştır. Bundan tam 13 yıl
sonrada, 1789 Fransız Devriminde Fransız
Yurtdaşlık yasasına girmiştir. Aradan geçen uzun
yıllar içerisinde, dünyada gelişen demokrasi ile
birlikte insan hakları da gelişmiş, ve
demokrasinin ana unsuru olarak demokrasilerin
göbeğine yerleşmiş,ve de demokrasilerin adeta
omurgası olmuştur. Bugün artık,insan hakları
demokarisilerin olmazsa olmazları arasında ilk
sırayı almaktadır.Günümüzde insan hakları
olmadan demokrasi düşünülemez.
İnsan hakları ve demokrasilerin bütün bu
tarihsel gelişmelerine rağmen, gelinen nokta
asla yeterli değildir. Demokrasi ile beraber
insan hakları da devamlı değişip gelişmek
zorundadır. Bu değişim ve gelişim evrim yolu ile
de olur.Devrim yolu ile de.Zaten bizde buna
uyumlu ve uygun olsun diye sitemizin adını
demokrasidedevrim diye koyduk. Bu değişim ve
gelişim biz insanoğullarına yepyeni bilgiler
sunuyor. Biz de, edindiğimiz bu yeni bilgiler
doğrultusunda insan haklarını devamlı geliştirip
genişletmek zorundayız. İnsan hakları bütün
dünyada adalet mekanizmaları içinde ele alınıp
incelenmektedir. İnsan hakları konusunda dünyada
en saygın mekanizma ve kurum, kanımızca Avrupa
insan hakları mahkemesidir.
Biz, web. Sitemizde 10 yıldır (
Mandadan
ağır giden adaletimizi ) yazıyoruz. Bizde
mandadan ağır giden adalet acaba dünyada daha
hızlı mı gidiyor?
Dünyaca ünlü geleceğin sosyoloğları
Profesör Heidi Toffler ve profesör Alvin Toffler
çiftler,2007 yılında yayınladıkları ( Zenginlik
Devrimi ) adlı ünlü kitaplarında, toplumlarda,
diğer kurumlar yanında adalet sistemini de
mercek altına alıp inceliyorlar. Bilimsel açıdan
şu sonuca varıyorlar ki: 9 şeritli çok geniş bir
otoyolda, devletlerin teknolojik kurumları en
hızlı şeritte, saatte 160 Km. hızla ilerlerken,
adalet mekanizması en yavaş şeritte,saatte ancak
1 Km. hızla ancak yol yol alabilmektedir.Yani
adalet konusunda,hem doğu cephesinde,hem de batı
cephesinde yeni bir şey yok.
Hızla gelişip ilerleyen bilim ve teknoloji
ile birlikte moleküler biyoloji ve sağlık
bilgilerimiz de hızla değişip
ilerlemektedir.Örneğin son 20 yıl içerisinde
eskiden hiç bilmediğimiz bilgiler ulaştı
elimize. Anadan doğma olarak veya sonradan
oluşan özürleri nedeni ile şimdiye kadar hiç
üreme şansı olmayan insanlara Clonning=kopyalanma
yolu ile üreme şansı doğdu. Ama gelin görün ki:
Bilim dışı mülâhaza ve sebeplerle bu hak
engellenmekte, bu özürlü insanlardan bu hak
esirgenmektedir.Biz, 30 Nisan,2005
tarihinde,insanın kopyalanma yolu ile de olsa
üreme hakkının insan haklarına katılması için
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dava açtık. Ama
aradan geçen 5 yılda olumlu ya da olumsuz bir
yanıt alamadık. Bu davayı takip edeceğiz. Ve
bunun peşini asla bırakmayacağız.Fiziksel ve
biyolojik açıdan üreme özürlü bu insanlara
kopyalanma hakkını uygun ve haklı bulanlar!!
Gelin sizde bize katılın. Birlikte bir hukuk
savaşı verelim. Bu özürlü insanlarımıza hep
birlikte üreme hakkı kazandıralım.
Fikir,düşünce, ifade ve anlatım özgürlüğü,
insan haklarında adeta ilk sırayı alıyor.Oysa
ki: Bundan önce, bundan evvel insanın yaşama ve
üreme hakkı gelmesi lâzım. İnsan yaşayacak ki:
Fikir, düşünce üretebilsin. Sonra, badehu da
bunu anlatabilsin. İfade edebilsin.
Beş parmağın birbirinden farklı olması
gibi, her insan da birbirinden farklıdır.
Kişisel farklılıkların, tercihsel farklılıkların
( ki: Bunlara eşcinsel hakları ve eşcinsel
evlilikleri de dahildir.) özgürce, bir arada,
birlikte yaşama hakkı demokrasilerin modern
zamanlardaki kazanımları olmuştur. Bunlarda
insan haklarına açıkça konmalıdır.
Dr.Hasan Horto 04.Haziran.2009 |
|
| |
Bu
bölüm ile ilgili görüş, eleştiri veya
ilave edecekleriniz varsa
lütfen "
info@demokrasidedevrim.com " adresine
iletirseniz memnun olacağım. |
|
|
|
|
|